
Kişilik testlerine girdiğimizde, bir çok soruya cevaplar veririz. Verdiğimiz cevaplara göre belli sayıdaki kişilik kalıplarından birine veya ikisine göre bir karaktere layık görülürüz. Temel özelliklerimiz ortaya çıkar. Genellikle de ortaya çıkan karakter özellikler ve değerler demetidir.
Sonuç olarak, test kişiyi tanımlamaya çalışır. İlginç bir şekilde, çoğunlukla ortaya çıkan sonuçtan teste giren kişi de memnun gibidir. Kendi hayatından çıkan sonuca yakın örnekler bulur ve sonucu ispatlar. Bu durum; bilinçaltı seviyesinde verilmiş kararlar için, bilincimiz tarafından mantıklı sebepler uydurmasına benzer.
İnsan zihni, kişilik dediğimiz kavramı beslemek adına, bazı kalıcı gibi gözüken özellikler ile kendini tanımlama eğilimindedir. Bu tanımlama bir sabitlemedir. Zihin için sabit olan her şey güvenlidir. Bu sabit özelliklerin ışığında davranan kişi, kendini ‘tutarlı’ olarak niteler. Öte yandan, bunun aksi bir davranış içine girdiğinde ise, ortaya tutarsızlık çıkar ve bu durum kişinin zihninde bir çelişki yaratır.
Tüm bu tanımladığımız özelliklerimiz, ortaya çıkan çelişkiler; ‘olmayı arzuladığımız kişi’ ile ‘olduğumuzu sandığımız kişi’ arasında bir ayrımdır. Zihinde oluşan sorunların temeli buna dayanır.
Kişi ne demektir? İngilizce person kelimesinin kökeni persona’dan gelir. Bu kelime “maske” anlamına gelir. Kişilik, zihnimizde olan bitenin anlık tezahüründen başka bir şey değildir.
Zihni dikkatlice gözlemlerseniz, onun devamlı olmadığını fark ederseniz. Her şeyi kesik kesik hatırlarız. Hatta bilim insanları hatırlanan anıların daha sonra değiştiğini ispatlamıştır. Kişi dediğimiz şey hatıralarımız ise, bu hatıralar kesik, eksik ve değiştirilmiş ise biz kimiz? Ünlü Nörobilimci Giacomo Rizzolatti’nin keşfettiği ayna nöronlar sayesinde biliyoruz ki, her zihin çevresindeki zihinlerden etkileniyor… Hatta seyrettiği veya hayal ettiği görüntüleri gerçekten yaşıyormuş gibi deneyimliyor. Bu açıdan baktığımızda da, tam olarak bağımsız bir birey olmadığımız ortaya çıkıyor; hepimiz büyük bir ağın içerisinde birbirimize bağlıyız.

Konu bu kadar basit ise, ‘tanımlama, sabitleme’ arzusunun ardında ne yatmaktadır? Değişmeyen bir kişilik bizi güvende hissettirir. Ancak bu yeterli değildir. İnsanlık üç yüz bin yıldır kabile hayatı yaşamaktadır. Bir arada yaşamak hayatta kalmak demektir. Sonuç olarak, kendimize yaptığımız tanımların ardında görülme, kabul edilme, takdir edilme arzusu yatar. Bu şekilde ait olacağımız bir aile, topluluk veya kurum olacaktır…
Dolayısıyla tüm tutunmalar ve sabitlemelerin ötesinde ölüm korkusu yatmaktadır. Fiziksel olarak öleceğini bilen bir zihnimiz vardır. Bu hayatta her şey başlar ve biter. Aynı zamanda her şey ama her şey hareket halindedir. Kalıcı olan, tüm bu değişimi gözlemleyen ise daha derindedir. Ötesine baktığımızda…
“BEYNİNİ OKUYAN ADAM”